Önemsemek Yüceltmek Putlaştırmak

Anlamını bildiğimiz kelimelerin üzerinde ne kadar düşünürüz? Herhangi bir kelimeyi ilk öğrendiğimizde, zihnimizde bu tartışmayı zaten yapmışızdır. Günlük konuşma diline ait kelimeleri 2-3 yaşlarında, geri kalan kelimeleri de hayatımızın geri kalanında öğreniriz. Ana dilimize ait anlamını bilmediğimiz, henüz tanışmadığımız yüzlerce kelime vardır. Güzel Türkçe’mizin bu güzel kelimelerinin çoğu ile tanışamadan geçip gideriz bu topraklardan. Bu yazıda okuyucuyu etimoloji ile sıkmak, anlamını bilmediği kelimeler üzerinden suçlu hissettirmek gibi bir niyetim yok. Entelektüel birikim, sosyal çevre, genetik gibi etkilerin, kelime dağarcığı ile doğrudan ilgili olduğu şüphesiz. Zengin bir kelime dağarcığının yüksek bir düşünme kabiliyetine zemin oluşturduğu da doğrudur. Bunlar koftiden kişisel gelişim uzmanlarının konusu. Mutlaka tekraren söylüyorlardır. Ancak benim dikkat çekmek, üzerinde tartışmak istediğim kelime “putlaştırmak” olacak.

 

Evvela put kelimesi nedir? Rivayet odur ki “buda” kelimesi Türkçe ’ye put olarak geçmiştir. Asya topraklarında toprağa, göğe, ağaca inanan atalarımız, Budistlerin “buda”  larına pek ilgi duymamış, kendi elleri ile inşa ettikleri sanat eserlerine tapınmalarını kabul edememişlerdir. Mutlaka istisnası olmakla birlikte kitleler halinde bu dine geçmemişler. Yerleşik hayat, tarım toplumu olmamak gibi sosyolojik sebepleri de olabilir. Her ne olursa olsun, put kelimesi zihnimizde olumsuz bir imge olarak yerleşmiştir. Peki put nedir ? Pratikte anlamı; emirlerini tuttuğun, yasaklarından kaçtığın, yıkılacak gibi sallandığında dört elle sarıldığın, kırılacak olması ihtimaline tahammül edemediğin her ne ise put o dur. Selefilerin terminolojisinde tağut da böyle bir şeydir belki ama ben bu fikre katılmıyorum. Zaten kastettiğim yalnız soyut normlar ortaya koyan bir siyasi irade değildir. Her türlü mücerret, müşahhas “şey” put kavramı içinde değerlendirilebilir.

 

Önemsediğimiz her ne varsa onu zaman içinde yüceltmeye başlarız. Bu bir vetiredir ki sonu putlaştırmaya gider. Bütün mesele nerede duracağını bilebilmektedir. İnsanı önemseyebilirsiniz, hayvanı, doğayı, çocukları, devleti. Her birimizin farklı gerekçelerle, şahsi tercihlerle önemsedikleri farklıdır. Sosyal grupları birbirinden ayıran bu tercihleridir.

 

Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi Yasama dönemini açıyor. Yıllar içerisinde zaman zaman kesintiye uğrasa da pek de aktüel bir konu olarak kıymeti yok. Her yıl açılıyor zaten diyebilirsiniz. Ancak farklı olan bir şeyler var. Denilebilir ki ve deniliyor ki yeni başkanlık sisteminde çok da önemi olmayan bir kuruluş haline geldi. Belki de öyle. Ama gelin bir başka pencereden bakalım. Fetullahçı terör örgütünün, henüz terör örgütü olmadığı, daha doğrusu terör örgütü olduğu dönemin Kemalist MGK’sı tarafından ve diğer Kemalist örgütler tarafından dile getirilse de, ısrarla bu hareketin bir hizmet hareketi olduğunun (neye hizmet ettiği acı bir şekilde anlaşıldı) savunulduğu günler… Bugün sayıları üç haneli rakamları aşan İlahiyat Fakülteleri o günlerde yaklaşık 20 kadarlardı. Burada “dinler arası diyalog” ders olarak okutuluyordu ve “medeniyetler ittifakı” da her sınıftan aydının dilinde gevelediği bir kavramdı. Bu örgüt evvela İslam itikadını hedef almıştı. İslam peygamberini televizyon dizisinde kamyonet kasasına bindirip götürmeleri, Türk Telekom Arena Standında teşrif buyurduklarını iddia etmeleri, çok özür dileyerek yazıyorum kız yurtlarını teftişe geldiği ve hatta yatağını toplamayan sidikli kızların bu şekilde uyarıldığı ama Müslümanların pek fazla itiraz sesinin yükselmediği günlerdi. Önemsedikleri ve yücelttikleri bu değerler değildi belki de. Bu örgütün tasallut olduğu kurumlar, perişan ettiği aileler ve itikatta meydana getirdiği tahribat önemsizdi. 17-25 Aralık ve sonrasında 15 Temmuz günü saat 21:00 a kadar bu vetire devam etti. Burada araya bir kıssa ilave etmek istiyorum. Urfalılar yiğit insanlardır. Milli mücadelede yaptıklarıyla “Şanlı” unvanını sonuna kadar hak etmişlerdir. Fakat fıkra bu ya, Urfalılar isot biberini de çok severler. Demişler ki kahvede oturan Urfalılara, “Fransızlar Urfa’ya yaklaşıyor”.  Kimse oralı olmamış. Demişler Fransızlar filanca mahalleye yöneldi, yine ses çıkmamış. Bu şekilde haberciler cepheden haber getiriyorlar. En son gelen haber dehşet uyandırmış; “Fransızlar isot tarlasına girdi, isotları yiyorlar”  denilince silahlanmışlar ve günlerini göstermişler frenk gavuruna. Evet, bu Fetö denilen örgüt kozmik odamıza girdi, banka hesaplarımıza girdi, telefon görüşmelerimize girdi. Peki ama bizim isot tarlamız neresiydi ? Ne zaman dur diyecektik ? Evet isot tarlamızın TBMM olduğu ortaya çıktı. Bunca rezilliğe, kepazeliğe sesimiz çıkmamıştı ama Meclis bombalandı denildiğinde her yaştan, her sınıftan insanlar meydanları doldurdu. Bu vesileyle o gece neyi önemsediğimiz, neyi yücelttiğimiz, isot tarlamızın neresi olduğu ve yani neyi put yaptığımız da ortaya çıkmış oldu. Biz ne fikir ve ifade özgürlüğünü, ne kişi hak ve hürriyetlerini, ne itikadımızı vs hiç birini aşırı yücelttiğimiz devletimiz kadar önemsemiyor muşuz meğer. Meğer o meclis bombalanmasa kılımız kıpırdamayacak, sesimiz çıkmayacakmış.

 

Malumdur ki İnsan devletten önce var olmuştur ve devleti insan var etmiştir. İlla ki bir şeyleri aşırı yüceltmek bir kronik hastalığımızsa, bir şeyleri putlaştırmadan duramıyorsak, en isabetlisi ve en şık olanı insanlığımızı yüceltmek, en temel insan haklarını tırnak ile diş ile müdafaa etmektir. İnsanın ve insanlığın da bozulmamış, kokuşmamış en saf, en güzel zamanı, Mayıs ayında  çiçek açan kiraz ağaçları gibi, çocuklardır. Biz yetişkinler, son kullanma tarihi geçmiş mamuller gibiyiz. Unuttuğumuz ve asla geri dönemeyeceğimiz insanlığımız, eski güzel çocukluk hallerimizdir. Sahip çıkıp, önemseyip, yücelteceğimiz de bu küçük ve gerçek insanlar olmalıdır. Ve elbette bu yüceltmenin de sınırı olmalıdır.

Bizi takip et ve yazıyı paylaş...
error
Aşağıdaki iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirir.

Alper Yıldız

Son yazıları Alper Yıldız (Tamamı)

Bir cevap yazın